18 Mart 2012 Pazar

SEVGİ EMEKTİ, O ZAMAN SEVGİMİZİ GÖSTERELİM "EMEK" E !




Uzun bir süredir, Mehmet Kurukaya vasıtasıyla "EMEK SİNEMASI'NIN YAŞATALIM" projesini takip etmekteyim. Hem bir mimar, hem bir sinemasever, hem de sorumlu bir vatandaş olarak...




Aşağıda Mehmet Bey tarafından iletilen son durum;


"Emek sineması mücadelemizin üçüncü senesinde çözüm parmaklarımızın ucunda!
İnşaat şirketinin teknik rapor ve teknik nedenlerine dayanarak yıkım öngören projesini körü körüne 2 yıldır destekleyenler, sene başında bizzat şirketin yöneticisi ve mimarının açıklamalarıyla tüm dayanaklarını yitirdiler! Emek restorasyonla korunabilir, teknik zorunluluk yok!
Yıkım öngören proje tüm dayanaklarını yitirdiğine göre, artık kamu yararını öngören, Emek Sinemasını Yaşatalım oluşumumuzun çıkış noktasına paralel, IKSV'nin projesini konuşma zamanı.
Emek sinemasını koruyan ve iki sinema ilave eden, Serkildoryan kompleksini bir sinema kültür merkezine dönüştürerek, Türk ve dünya sinemasına, sinema sanatına ve bağımsız sinemaya katkı sağlayarak Istanbul'u dünya sinema haritası üzerine yerleştirecek bu projeyi konuşalım!
Emekseverler, Twitter'da ve bloglarımızda paylaşalım!"

Mehmet Kurtkaya
 
 
 
 
 

Kaçımız bu fuayede kahve içti,
kaçımız bu gişede kuyruğa girdi!




 
Meraklılarına biraz da binanın tarihçesinden bahsedeyim;

Binanın ilk sahibi Ermeni bir ailenin oğlu Abraham Eramyan’dır. O zamanki adıyla Club des Chasseurs de Constantinople - İstanbul Avcılar Kulübü (1884) binası dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury tarafından yapılmış.

Abraham Eramyan, Osmanlı Bankasına borçlarını ödeyemeyince binanın mülkiyeti bankaya geçmiş. (kaynak: Osmanlı Bankası Arşivleri) 1919 yılında da Manuk Manukyan isimli bir borsa simsarına 108.000 £ karşılığında satılmış. Birçok kaynakta Abraham Eramyan’dan sonra binanın mülkiyetinin H. Arditi ve A.Saltiel’ye geçtiği söyleniyor.Mülk sahibi değil de, işletme sahipleri olduğu daha büyük bir ihtimal.

Dönemin görkemli binası daha sonra Rum Atletik Jimnastikhanesi, Nouveau Cirque (Yeni Sirk), Skating Palace (Tekerlekli Paten Pisti) olarak değişik işlevlerde kullanılmış. Binanın tarihi ile binanın işlevlerini karşılaştırdığımızda o dönemlerde ne kadar renkli bir kültür yaşandığı beni hayrete düşürdü. Bir dönem ”at cambazı kumpanyası” yapılmış, Skating Palace olduğu dönemde de patinaj sporları ve daha da enteresanı hokey maçları yapılıyormuş.

Daha sonra ”Yeni Tiyatro”, ondan da sonra ”Melek Sineması” olarak tarihi ve kültürel yolculuğuna devam etmiş. 1940′larda Varlık Vergisi Kanunu sonrasında 1 milyon 100 bin liraya İstanbul Belediye’sinin aldığı bina, daha sonra Emekli Sandığı’na 26 milyon 500 bin liraya satılmıştır. 

Emekli Sandığı sinemanın ismini "Emek" olarak değiştirmiş, bina bugüne kadar o şekilde gelmiştir.

Tabii yukarıdaki bilgiler sadece sinemayı değil, tüm binayı kapsamaktadır.


HAFTASONU KUZGUNCUK


Bu cumartesi eşim ve oğlumla Kuzguncuk'a gittik.Hava oldukça soğuk ama güneşli idi. Eşim daha önce gidip, yemeklerini, havasını ve sohbetini çok sevdiği bir yere de götürmek istedi beni "Betty Blue".
Lokanta adını, "Betty" adlı gözleri görmeyen kedisi ve bir dönem izleyip etkisinde kaldığı filmden de alıyor.Duvarda filmden kareler de var.

Sahibi Sibel Hanım, son derece sıcakkanlı biri ve oldukça keyifli bir sohbet eşliğinde, maharetli elleriyle yaptığı yemeklerinden yedik.Bize bir senelik geçmişi olan lokantanın ve kendisinin, bu döneme kadar geçirdiği evreleri gayet akıcı bir dille anlattı.

Yemek yemeyi ve yapmayı seven biri olarak, özellikle kimyonlu maş fasulye salatasını ve portakal kabuğu rendeli zeytinyağlı kerevizini çok beğendim.

Yemek sonrasında, Kuzguncuk sokaklarında dolaştık bir süre. Burada bir mimarlık ofisimiz olduğunu hayal ettik eşimle.


Nice dizilerin değişmez mekanı olan Kuzguncuk, benim için hep "Perihan Abla"nın semti olacak.





Sokaklar arasında gezerken, 2.el kostümler,aksesuarlar satan çok hoş bir mağaza çıktı karşımıza."Evvel Zaman İçinde"


Şapkalara hayran biri olarak, hemen daldım içeri. Bir zamanda çeşitli çekimler yapmışlar.İşte bazıları;





Manavdan bazı ihtiyaçlarımızı alırken, oradaki amca hodan bitkisini gösterdi. Kastamonu'ndan gelmiş ve tadı mantar gibi imiş ve özellikle yumurtalı soğanlı yemeği çok lezzetli olurmuş.
Olur a, denk gelirseniz işte tarifi;

Zılbıt – Hodan Yemeği





Malzemeler:
1 kg zılbıt
2 orta boy soğan
1 diş sarımsak
3 yumurta
bir bağ maydanoz


Hazırlanışı:
Zılbıt temizlenip ince doğranır ve iyice yıkanıp haşlanır süzgece alınıp sıkılarak suyu alınır. Soğan kavrulur zılbıt ilave edilir bir süre birlikte kavrulur ve tuz ve pul biber sarımsak ilave edilir kavurmaya devam edilir. Maydanoz ilave edilir ve yumurtalar çırpılarak eklenir karıştırarak yumurtaların pişmesi sağlanır. Daha sonra servis yapılır.

HODAN YAĞI VE KULLANIMI:Yaşlanmış, pürüzlü, kırışık ve kuru ciltlerde cildin doğan nem dengesinin sağlanmasında, yaşlanma etkilerinin giderilmesinde, kırışıklıkların önlenmesinde ve giderilmesinde, sedef, egzama, vitiligo gibi deri hastalıklarından kaynaklanan lezyonların giderilmesinde BİTKİSEL GIDA DESTEĞİ olarak kullanılabilir. Birçok ünlü kozmetik ve dermokozmetik markası ürünlerinin içeriğinde Hodan yağına yer vermektedir.

Kuzguncuk

Beykoz`da oturmalı
Beykoz`da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
ve gayet nefis yapar gül reçelini
pansiyoncu Madam
ve kızı Raşel...
Aynada bir kartpostal :
bir manzara Nis şehrinden.
İskemle, karyola, konsol... v Denize nazırdı pencereleri...
Güneşte tavana suların ışıltısı vurur,
karanlık şilepler geçerdi geceleri
insanı olduğu yerde
eli böğründe bırakarak...
Selim`in odası havadardı.
Kırmızı yazmalar kururdu yandaki boş arsada.
Sağda Cevdet Paşa yalısı.
Yalıda bir tavus kuşu
bir de Mebrure Hanım vardı.
Mebrure Hanım
tafta entariler giyerdi.
Çok ihtiyardı
ve mavi gözleri kördü.
Tentene işlerdi Mebrure Hanım.
Uyanır bir beyaz güle başlar,
uyurken dağıtırdı gülünü...
Merhum Cevdet Paşa yalısında
Mebrure Hanımı unutmuşlardı...
Beykoz`da oturmalı
Beykoz`da çalışan adam.
Fakat Kuzguncuk şirin yerdir
Ve kırmızı yazmalar kuruyan boş arsadan
dünyayı zapta gidecek olan
pulsuz balıklar gibi çıplak çocukların
her akşam dinlerdi çığlıklarını Selim...

Nazım Hikmet



15 Mart 2012 Perşembe

YALIN'IN 2.SINIF PROJESİ

Yalın'ın bu seneki projesi, "Uzaktaki Arkadaşlarım" idi ve o da Güney Afrika ve Japonya'yı seçti ülke olarak.Kaç aydır bu proje için bilgiler topluyor, yazılar yazıyor ve fotoğraf arşivinden foto ayıklıyordu.

UZAKTAKİ ARKADAŞLARIM 

GÜNEY AFRİKA



 

Sonunda büyük gün geldi çattı ve dün projesini teslim eden Yalın, bugün de sunumunu yaptı.Sunumu yaparken, bir kısmını gördüğünüz dökümanları anlattı, Güney Afrika'dan oldukça fazla gezi fotoğrafları vardı. Ayrıca ülkelere ait elindeki oyuncaklar, mikado,tangram, çalgılar, Vuvuzela vb. objeler de götürdü yanında bugün. Hangi ülkeyi anlatıyorsa, ona ait kostümünü giyerek anlatmış -ki ben sadece gösterir, ama giymez sıkılır diye düşünürken, şovu gayet seven oğlum, tabii ki kostümleri de giymeyi ihmal etmemiş-
JAPONYA



Malesef sınıftaki sunum fotoğrafları yok, ama bir gün önce soru-cevap çalışırken ki demeç verir hali ve ses tonu babasını da, beni de çoook etkiledi. Gıdıklamamak için zor tuttuk kendimizi.


Yalın'ın dediğine göre, öğretmeni şu ana kadar yapılan en etkili ve başarılı sunum demiş ve teşekkür etmiş. Sınıftan bir kız arkadaşı da, "2 senedir senin sunumlarını seyretmek çok keyifli oluyor Yalın" demiş.






Anlayacağınız oğlum çok keyifli bugün. Eh! Ne yalan söyleyeyim, annesi de...

12 Mart 2012 Pazartesi

VAN GOGH ALIVE DIJITAL SANAT SERGİSİ

Van Gogh’un, hayatının son 10 senesinde ortaya çıkardığı eserlerini, 40 projektör yardımı ve multi-projeksiyon sistemiyle dev boyutlara taşıyan bir sergi “VAN GOGH ALIVE”


1880-1890 yılları arasında Arles, Saint Remy ve Auvers sur Oise’de geçirdiği dönemlerdeki ruh halini gözlemlemek için çok iyi bir fırsat; çünkü 3000’den fazla eseri dev ekranlar, duvarlar, kolonlar ve zemini kaplayan boyutlarda heyecanı ikiye katlayan güçlü klasik müzik eserleri eşliğinde izliyorsunuz.
1853’de bir papazın oğlu olarak Hollanda’nın güneyinde bir dünyaya gelir. Van Gogh, içinde sürekli bunaltılar yaşar ve hiçbir işe yaramadığına olan inancı, bir şeyler yapma, bir çıkış bulma isteğidir bunaltılarının nedeni. Acı çeker, mutsuzdur, huzursuzdur ve yalnızdır ama resimleriyle neşe ve sevinç uyandırmak istemiş, acıları sevince, hüzünleri neşeye ve yalnızlığı birlikteliğe döndürmeye çalışmıştır.

lk dönem karakalem çalışmalarında maden işçilerini, köylüleri ele almış, patates yığınları, dokuma tezgahı gibi konuları işlemiş, bir yandan da kasvetli gökler ve koyu renklerle iç karartıcı manzaralar resmetmiştir. Patates Yiyenler tablosu bu kasvetli ve iç karartıcı dönemini simgeler.



Babası gibi papaz olmak istemiş, ama sınavı kazanamayınca Belçika'da bir köyde gönüllü papazlık yapmış Van Gogh.Resim yapma tutkusu da burada başlamış. Sonraları Brüksel'de bir ressamdan anatomi ve perspektif dersleri almış.İlk yağlı boya resimleri;
Teras Cafe
Kıyıda Kayıklar






Vazoda 12 Ayçiçeği


Van Gogh resimde kendini yaşamdan koparıp alacak yolu arıyordu. Coşkusunu, içinde kopan fırtınaları, hüzünleri, aşırı hislerini portrelerine yansıtan ikinci bir ressam daha yoktur. Kendisiyle sürekli hesaplaşan, bir türlü emin olamayan, bir başkasının eline bakmaktan dolayı sürekli ezik ve hassas olan ama gittiği, inandığı yoldan vazgeçmeyen, çevresindekiler tarafından anlaşılamamış bir Van Gogh. Acılarıyla, mutsuzluğuyla, huzursuzluğuyla, arayışları, hırsı, coşkusu, sonsuz yalnızlığı, sevgiye açlığı, yoksulluğu, yaptığına duyduğu saygı, kısa yaşantısına sığdırdığı onca yapıtı, erkek kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplar, hastalığı, krizleri, bir tas çorba ile boya tüpü arasındaki seçimleri onu Van Gogh yapanlar.



Evimizde de bir kopyası olan, sevdiğim resimlerinden...


"Çoğu zaman 30 yaşında olduğuma inanamıyorum. Çok daha yaşlı hissediyorum kendimi. En çok beni tanıyanların çoğunun bana deli gözüyle baktıklarını düşündüğümde ve bazı şeyler değişmezse belki de haklı çıkacaklarına inandığımda içim kararıyor, sanki bu şimdiden gerçekleşmişçesine bir umutsuzluğa kapılıyorum"

Ressam Paul Gauguin'le arkadaş olmuş, hatta aynı atölye de bile çalışmışlardır, bir ay boyunca Arles'te beraber resim gezilerine çıkmışlar, değişik resim teknikleri ve anlayışları üzerine uzun tartışmalar yapmışlar. İki ressamın da dengesiz duygusal yapısı sayesinde, resim tartışmaları giderek kızışmaya başladı, bozulan havalar ve dar alanda beraber yaşamak ise durumu daha kötü hale getirdi.  Aralarında bir tartışma çıktığı sırada kulağını ustra ile kesmiştir. O günlerde yaptığı otoportresi.





Hayatının son döneminde Saint Remy'de kardeşi Theo tarafından akıl hastanesine yatırılır.Doktoru gözetiminde resim yapmaya devam eder.Haziran 1889'da Yıldızlı Gece'yi yapar. 1890 başlarında Paris'te de ünlenmeye başlar.Hatta bir dergide kendisinden "Dahi" diye bahsedilir.
70 gün burada yaşayan ressam, yaklaşık 70 resim üretmiştir.

27 Temmuz 1890'da resim malzemelerinin alıp bir tarlaya yürüyen Van Gogh, kendini göğsünden tabanca ile vurur. Sendeleyerek odasına ulaşır ve 2 gün sonra ölür.
Ne hazindir ki, kardeşi Theo da ondan 6 ay sonra, frengi hastalığına yenik düşer. İkisinin de mezarı Auvers-sur*Oise'de yanyanadır.

"Buğday Tarlası ve Kargalar"
Ölümünden önce yaptığı son resim olarak kabul ediliyor.


Van Gogh’un hikâyesini anlatmak için seçilen müziklerden bazıları şöyle:
Handel-Sarabande, Edouard Lalo-Piano Concerto 1. Movement I, Gus Viseur-Coeur Vagabond, Barber-Bubamara (Vivaldi versiyonu), Arvo Part-Fratres For Cello And Piano, Carl Nielsen-String Quartet in D minor 1883, Sakura “Cherry Blossoms”, Geleneksel Japon Klasik Koto Müziği, John Zorn-Kiev 3 (çello), Camille Saint.

Antrepo'da tüm mekan kullanılarak, müzik eşliğinde Van Gogh'un eserlerini ve hayata, resim sanatına dair,Kardeşi Theo'ya yazdı ğı mektuplardan alıntıları izlemek çok keyifli idi.
En güzeli de, resimle fazla ilgisi olmayan kitleler, uzuuun ve stabil resimlere bakmaktan sıkılan çocuklar için de oldukça akılda kalıcı bir sergi idi. Oğlum Yalın da yere oturup, gözlerini kocaman açıp, ifadesinden anladığım kadarıyla, ilgiyle izledi.
15 Mayıs'a kadar Karaköy Antrepo'da,
15 Ekim-30 Aralık Anakara - CermOdern'de
izlenebilir.